Bach'ın El Yazısı

Kâğıda dökülmüş müzikte bir yandan büyülü, bir yandan da tekinsiz bir şeyler var: Taşıdıkları anlam ve duygu yükünün derinliği ile başımızı döndüren o sesler, bir sayfanın üzerinde sessizce bir araya geliyorlar; müziğin mucizesi, kâğıt üzerindeki bu noktaların, çizgilerin içinde gizlenmiş duruyor. Adamın biri, günün birinde boş bir kâğıdın karşısına oturmuş, bu noktaları, çizgileri çizmiş, ortaya Beethoven'in Beşinci Senfoni'si ya da Brandenburg Konçertoları çıkmış; müzik, bu noktalar ve çizgiler aracılığı ile yoktan var olmuş. Alışmış olmam lazım, alışamıyorum: yıllardır, ne zaman dinleyip çok sevdiğim bir bestenin notasını görsem şaşkınlık ve hayranlıkla müziğin bu saf, kodlanmış, özet haline bakarım: her şey bu kadarcık "kod"un içinde saklı işte—tabii, o kodu okuyup tercüme edebilenler için.

Basılı notanın bir adım gerisinde, bestecinin kendi el yazısıyla yazdığı nota var. Burada yukarıdaki büyünün üzerine, bir de yaratma eylemine bir adım daha yaklaşmanın, eserin neredeyse ilk halini görüyor olmanın heyecanı ekleniyor. El yazısı bizi besteciye de yaklaştırıyor: bir kişinin el yazısını görmek, o el yazısını görünce tanımak, onu "kişi olarak" tanımanın önemli bir parçası değil mi?

Bu yazı dizisiyle, birkaç bestecinin el yazılarına, bu el yazılarının bize gösterdiklerine, bestecinin eserlerini dinlerken aradığımız anlam dünyasına katkılarına bakmayı deniyorum; ilk besteci, tahmin edilebileceği gibi, Johann Sebastian Bach.

I.

Johann Sebastian Bach'ın el yazısı, müzik dünyasının en "ikonik" el yazılarından biri: kitaplarda, posterlerde, kartpostallarda sık sık karşımıza çıkıyor; Bach’a, Bach’ın müziğine saygının ötesinde, görsel değeri için de sık sık kullanılıyor. Güzel, özenilmiş bir yazı bu; Bach’ın usta kaligrafisi, bize yıllar sürmüş bir el ve göz terbiyesini hissettiriyor. Böyle yazabilmek için gerekli sabır ve yoğunlaşma gücü, çoğumuz için uzak bir dünyaya ait bir unsur artık: içinde yaşadığımız ses, görüntü ve bilgi bombardımanı altında, kâğıda nota yazmanın çok daha "ekonomik" yolları varken, böyle yazabilmek için gerekli çile, terbiye ve odaklanma gücü artık bize yabancı—belki de, aynı nedenlerle, böyle besteler yapabilmek için gerekli ruh hali de öyle.

Bizim bakış açımızla bakınca, Bach’ın yazısında çağdaşlık ve eskilik arasında bir denge de var; notalar hem kolaylıkla okuyabileceğimiz kadar tanıdık, hem de anahtarların kullanımında ve biçimlerinde, nota saplarının yönlerinde, sus ve arıza işaretlerinde bugünkü standartlardan ayrılmasıyla "eski" ve başka bir çağdan olduklarını hissetirmeye yetecek kadar farklı.

Bu özellikleri nedeniyle, Bach’ın el yazısını, insanların tek bir konu ve tek bir bakış açısı üzerine sabırla ve derinlikle eğilebildikleri başka bir çağın estetik anlayışından geriye kalmış, ama hâlâ günlük hayatımızda bir değer taşıyan, hayatımıza anlam katan parçaların göstergesi olarak seviyoruz belki de: Bach’ın el yazısı, bir "klasik müzik bestesi"nin kâğıt üzerinde nasıl görünmesi gerektiği ile ilgili beklentilerimizi neredeyse bire bir karşılıyor.

II.

Bach'ın el yazısının estetiğine damgasını vuran, kendine has bir akıcılığı var. Bunu sağlayan en önemli özellik, küçük değerli nota gruplarını birbirine bağlarken düz çizgiler değil kıvrımlı çizgiler kullanması; bu kıvrımlar, müziğin iniş ve çıkışlarını yönlendiriyor, gösteriyor gibi. Örneğin Andras Schiff, Bach'ın müziğini el yazısından okumayı basılı halinden okumaya her zaman tercih ettiğini, el yazısındaki kıvrımların ve dalgaların Bach'ın duygu dünyasını basılı notanın "klinik", düz çizgilerinden çok daha iyi yansıttığını söylüyor: "Benim için Bach, tümüyle dalgalardan oluşmuştur".

Bugün alıştığımız konvansiyonun aksine, Bach, notaları birbirine bağlarken yatay çizgiyi hepsinin üstünden ya da altından değil de, bazen de aralarından geçiriyor; böylece, aynı grup içinde kimi nota saplarının aşağıya, kiminin yukarıya doğru gitmesine yol açıyor. Örneğin, Üçüncü Brandenburg Konçertosu'nun bas partisine bakın: Müziğin ritmik sürekliliğini sağlayan bas partisindeki nota grupları, sanki kendi başlarına bir kişilikleri olan, hareket halindeyken ya da gülünç pozlarda dururken çizilmiş ufak yaratıklarmış gibi; bu şekilleri, temsil ettikleri müzikle beraber düşününce, o müziğin dinleyiciye ferahlık veren ilerleme, hareket ve yaşama sevinci duygularını yansıtıyor gibiler.

Bu özellikler nedeniyle, Bach’ı el yazısından çalmayı tercih edenler, böyle çalmanın müziğin ruhuna yaklaşmak için birebir olduğunu düşünenler var; örneğin Dover’ın yayımladığı, İki ve Üç Sesli Envansiyonlar’ın el yazmasının tıpkıbasımı, bu amacı da gözetmiş (tabii, soprano anahtarıyla başa çıkabilenler için!) Benim karşıma çıkan en güzel örnek ise, Karl Scheit’in BWV 995 Lavta Süiti'nin gitar düzenlemesinde, diğer edisyonlarındaki gibi, yaptığı nota değişikliklerini dipnot olarak vermektense, ek olarak el yazmasının tıpkıbasımını vererek konuyu kökünden çözmüş olması.

III.

Nota basım teknolojisinin yeni yeni gelişmeye başladığı o günlerde, nota kopyalamak, bir müzisyenin eğitiminin ve terbiyesinin önemli bir parçasıydı; yalnızca bir besteyi öğrenmenin iyi bir yolu olarak değil, pratik nedenlerle, bir görev olarak da notaların kopyalanması gerekiyordu: elle kopya çıkartmak, müziği paylaşmanın da neredeyse tek yoluydu. Bach da dahil olmak üzere, o dönem bestecilerinin ileri yaşlarda körlükle karşılaşmalarının nedeninin de nota kopyalamak olduğu düşünülüyor.

Müziği paylaşmanın temel yolu elle kopyalamak olduğu için, Bach ailesinde bir el yazmasını kimin kullanacağı üzerine kardeşler arasında çekişmeler yaşandığı aktarılan anektodlar arasında. Clavierbüchlein'leri oluşturan defterlerden ilk "Anna Magdalena Defteri" de, belli ki, Bach tarafından yeni eşine evlilik hediyesi olarak hazırlanmış bir müzik albümü.

Yıllarca Bach’ın el yazısı olduğunu sanılan bazı sayfaların aslında eşi Anna Magdalena tarafından yazılmış olduğunun anlaşılması da ilginç: müzik eğitiminin, etkileşimin yalnızca beste ve stilde değil, kaligrafiyle de iç içe olduğunu, olabileceğini gösteriyor.

Bach’tan geriye kalan el yazmalarından, Bach’ın ailesinin ve öğrencilerinin de hummalı bir nota kopyalama faaliyeti içinde yaşamış olduklarını çıkartıyoruz; özellikle, Bach’ın Leipzig'de her pazar gününe yeni bir kantat yetiştirdiği günlerdeki haftalık çalışma düzeninin izleri, el yazmalarından okunabiliyor: Önce, müziğin kâğıtlara sığmasına, ölçülerdeki nota yoğunluğuna göre portrelerin ve ölçü çizgilerinin nasıl olacağı planlanıyor; sonra "rastrum" denilen beş uçlu bir kalemle kâğıdın üzerine portreler çizilerek nota kâğıdı hazırlanıyor, ardından ölçü çizgileri çekiliyor. Bach, önce, düz el yazısıyla bir "müsvedde" partisyon hazırlıyor; beste bitince (genellikle) kendi el yazısıyla ve kaligrafik olarak temize çektikten sonra, aile ve öğrenciler enstrümanların partilerini yazıyorlar. Bach, öğrencilere parti çıkartma görevini verdiği zaman sayfanın ilk ölçüsünü ve anahtarı yazarak öğrenciye yol gösteriyor. Kopyalar hazırlanınca, kantatın provaları yapılıyor, pazar günü çalınıyor ve pazartesi çember yeniden başlıyor: zorlu bir tempo.

Bach’ın önem verdiği eserlerini temize çektiği zaman bunların kaligrafisine de özel özen gösterdiğini görüyoruz; özellikle Solo Keman için Sonat ve Partitalar'ın el yazması, Bach'tan geriye kalan meşhur el yazmalarından biri. Ama muhtemelen bunlardan en önemlisi, Matthaeuspassion’un 1736 tarihli versiyonu; baştan sona Bach’ın el yazısıyla, büyük bir bir özenle yazılmış olan bu kopyada, Bach'ın vurgulamak istediği (İncil metinleri ya da ilk bölümdeki ilahi ezgisi gibi) notalar ve sözler kırmızı mürekkeple yazılmış. Bu el yazmasının bir kopyası, Nikolaus Harnoncourt’un 2001 yılında Teldec için yaptığı Matthaeuspassion kaydının içinde bilgisayar dosyası olarak verilmiş—meraklısına.

IV.

Bach’ın ölümünden sonra hazırlanan mal varlığı dökümünde el yazmalarının anılmaması, Bach’tan geriye kalan bu en değerli "maddi" nesnelerin değerinin aile tarafından da bilindiği ve el yazmalarının sessizce Bach’ın sağlığında paylaştırıldığını işaret ediyor. El yazmalarının sonraki kaderini birçok unsur belirlemiş: oğullarından Wilhelm Friedemann'a kalanlar "satılıp savılmış", Carl Philip Emanuel'e kalanlar dikkatlice bir arada saklanmış. Zaman içinde Berlin'de, özellikle Staatsbibliothek tarafından toplanılmaya başlanan el yazmalarının bir kısmı savaş sırasında kaybolmuş, bunlardan bir kısmı sonradan tekrar ortaya çıkmış. Tabii ki, özenli bir kaligrafi ile yazılmış olan örnekler daha iyi korunmuş; Matthaeuspassion ya da Solo Keman İçin Sonat ve Partitalar gibi eserlerin el yazmalarının ömürleri boyunca iyi korundukları anlaşılıyor.

Peki, bu söylediğim Mendelssohn’un Matthaeuspassion el yazmasını rastlantı eseri kasap dükkanında paket kâğıdı olarak kullanılmaktan kurtarması hikayesi ile nasıl bağdaşıyor? Bağdaşmıyor tabii: Pierre LaMure adlı bir Fransız yazarın, 1938’de yazdığı "Arzunun Ötesinde" adlı romanında uydurduğu bu hikâye, kulaktan kulağa yayılarak efsaneleşmiş.

Bach'ın el yazmaları, tabii ki, yıllar içinde hızla bozuluyorlar. Staatsbibliotheek Berlin, elindeki bütün el yazmalarını restore etmeyi amaçlayan bir proje üzerinden çalışıyor. Bağlantılı olarak, IBM'in birçok kütüphane ve vakıfla ortak olarak çalıştığı "Bach Digital" adlı bir proje (http://www.bachdigital.org) ise, Bach’ın bütün el yazmalarını sayısal ortama aktararak korumayı ve araştırmacıların kullanımına açmayı hedefliyor.

V.

Müzikolojinin ibresi, son yıllarda, müziğin tarihsel gerçeğinin ne olduğunu anlamaya döndü; artık bir besteyi kendi estetik yargılarımızın yanında, yazıldığı günün estetik anlayışı içinde de yorumlamaya çalışıyoruz; bestecinin asıl niyetinin ne olduğunu anlamak daha fazla önem taşıyor. Bu nedenle, el yazmalarının müzikolojik önemi de arttı: Bach’ın müziğinin yeni edisyonları (örneğin Baerenreiter’in 2000 yılı içinde yayımlanan Urtext edisyonu), kaynak metinlere, eğer mümkünse el yazmalarına dönmeye, eğer edisyonda kaynak metin üzerinde bir düzeltme yapıldıysa bunu açıkça göstermeye önem veriyor; Mendelssohn’un Matthaeuspassion’u tekrar ortaya çıkartırken orkestrasyonu haldır huldur değiştirmesi, aryaları transpoze etmesi, bölümleri kesip atmasından; ya da Mendelssohn ve Schumann'ın Solo Keman İçin Sonat ve Partitalar'ın kapağında açıkça "eşliksiz" yazmış olmasını kaale almadan bu eserler için piyano eşliği yazmalarından oldukça farklı bir yaklaşım gündemde artık.

Bu yaklaşımın sıkı örneklerinden biri, Sergiu Luca’nın Solo Keman için Sonat ve Partitalar kaydı (Warner) ve bu kaydın kitapçığı için yazdığı notlar. Sergiu Luca, daha eserin başlık sayfasındaki "Sei Solo-" ifadesinden başlayarak, Bach’ın bu yazmadaki hiç bir harfi ve çizgiyi boşuna kullanmadığını savunuyor; hiç bir artikülasyon, bağ, çift ölçü çizgisi, fermata, "volti subito" işaretinin boşuna yazılmadığını; bölümlerin birbirine nasıl bağlanması, süslemelerin tam olarak nasıl yapılması gerektiğinin el yazmasından okunabileceğini söylüyor.

VI.

Bach'tan bize kalan yapıtlar, üç yüz yıl öncesinin, o dönemin içinde de son sınırlı bir coğrafyanın içine sıkışmış, belirli bir dinsel ve toplumsal hayatın standartlarına sıkı sıkıya uymak, bu hayatı yüceltmek amacıyla yazılmış bir bütünlük. Öte yandan Bach'ta öyle bir sihir var ki, eserleri bütün bu kısıtlamaları aşıp, dil, din, coğrafya demeden, hayatımıza olumlu bir katkı, destek, can yoldaşı oluyor, olabiliyor. El yazmaları da öyle: Bach'ın müziğinde ne varsa, el yazmalarında da var; müziği dinlerken, müzik üzerinde çalışırken el yazmalarına bakmak da, Bach'ın müziğinin tadını çıkarmanın en iyi yollarından biri.

(Armağan Ekici, Kasım 2002 / Andante, 2. Sayı)