2002 model bir "Saatleri Ayarlama Enstitüsü": "Yalan"

Yalan. Tahsin Yücel. Can Yayınları, 2002.

Tahsin Yücel'in son romanı Yalan, bu yılın başlarında, fazla gürültü çıkarmadan kitap raflarındaki yerini aldı. Tahsin Yücel'i takip edenler okumuştur mutlaka; ama bu sefer elimizde Tahsin Yücel'i takip etmeyenlerin de dikkatini çekmesi gereken bir kitap var. Bence Yalan, kurgusu, mizah yükü, eleştirel mesajının sağlamlığı, siyasal mizahının derinliği ile, son yılların en ilginç Türk romanlarından biri.

Kitabın bir çok katmanı, bir çok kişisi var. Öncelikle, her ilişkimize, her sözümüze, her tavrımıza; akademiye, ticarete, siyasete, bilime, sanat dünyasına sinmiş olan yalanın romanı bu kitap. Romanın kahramanlarının kimisi isteyerek, içine sindirerek; kimisiyse istemeyerek, zoraki olarak, ama sonuçta hepsi bir takım yalanları yaşamayı ve sürdürmeyi tercih ediyorlar, eder hale geliyorlar; yalan yalanı bulaştırıyor, sürekliliğini sağlıyor ve yeniden üretiyor—kurtulabilirse, belki, çocuk yaşta ölen kurtuluyor. Bu yönüyle, Yalan’ın bundan elli yıl önce yine her şeyin yalan olduğu bir ilişkiler düzeniyle tatlı tatlı dalga geçen Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne bir selam verdiği; bu temayı günümüz için, Tahsin Yücel'in dili ve tercihleri ile tekrar ele aldığı söylenebilir.

Kitabın tematik katmanları ilginç. İlk göze çarpan, Tahsin Yücel'in dilbilim, edebiyat ve çeviri uzmanlıklarının yansımaları: Romanın iki kahramanı çocukken oldukça "heterodoks" bir dilbilim kuramı hayal ediyorlar: kekemelik, kuşların dili, yazının mı, sözün mü önce geldiği üzerine bir kuram bu. Zaten başkahramanın başına ne geliyorsa, bu kuramın gerçekten var olduğunun sanılmasından geliyor. Tahsin Yücel'in önem verdiği yapıtlar romanda tekrar tekrar ortaya çıkıyor: Saussure'ün Genel Dilbilim Dersleri, Levi-Strauss'un Yaban Düşünce’si, Valéry, Dostoyevski'nin Budala'sı açıkça; Bouvard ile Pécuchet ise (başkahraman Yusuf Aksu'nun her konudaki ansiklopedik bilgisi yoluyla) dolaylı olarak anılıyor.

Uzmanlık alanları deyince, Tahsin Yücel'in laf arasında okuru kimi dil ve edebiyat tartışmaları konusunda kafa yormaya zorladığını da görüyoruz: kitapta Türkçeye aslında gereksizce girdiklerini söylemek ister gibi, "nuance" ve "déodorant" inadına Fransızca ve italik yazılmış; şakayla karışık, konuşma dili kaynaklı yeni sözcükler önerilmiş (örneğin, "çok zengin kişi" anlamında "vebbigoç"). Kuram/yaşam/ulam tartışması üzerine olan paragraflar ise (s.263) dil devrimi konusunda okuduğum en matrak polemik metinlerinden biri. Ayrıca, romanın "içindekiler"i değil de "kurgu"su olduğuna dikkat edebilirsiniz.

Ama tabii ki mesele yalnızca Tahsin Yücel'in uzmanlık alanları değil: Asıl konu, evsahibi-kiracı-gazeteci-politikacı-ressam-akademisyen... hallerimiz, bu hallerde yaptıklarımız, söylediklerimiz: Kitabın en güçlü yönlerinden biri, kimi zaman Kafka'yı, kimi zaman Jerzy Kosinski'nin Bir Yerde kitabını, kimi zaman da Aziz Nesin'in toplumsal taşlama üslubunu anımsatan kara mizah. Kitabın neredeyse her satırında zeka eseri bir gülümseme var; seçkinlerin haftalık toplantıları ("Maçka Çarşambaları"!), kokteyl, konferanslar, plaj gezisi gibi sahnelerdeki daha geniş çaplı toplumsal alayın yanında, laf arasında geçip gidiveren şakalara da dikkat edin: benim en sevdiğim, Yusuf Aksu'nun "sözcüklerle anlatamıyorum" klişesine verdiği cevap.

Kitapta karakterler de çok sağlam çizilmiş, yerli yerine oturmuş: örneğin "Erkek Cemile"nin geçmişine, iç dünyasına, düşünce tarzına, değerlerine (mesela kadın vücut ölçüleri, ya da hayatta bir erkekten beklenenler konusunda); müzik ve yemek konusundaki tercihlerine, etrafındakilerin hayatına yaptığı katkılara bakın; tabii Cemile'nin kitaptaki onca kişi arasında Yaban Düşünce’den alıntılanan Penan yerlilerinin (ölmüş insanlarla ilişkilerine göre değişen) adlarını en iyi anlayan kişi olduğunu da unutmayın. Diğer kişilerin de hayat karşısındaki tavırlarının, dünya görüşlerinin iyi çizilmiş olmaları, karakterlerinin ilginçliği açısından Cemile'den aşağı kalır yönleri yok. Bir de en karanlık karakter olan Beşinci Murat var: Beşinci Murat'ın nereden çıktığı, Yusuf Aksu ile ilişkisinin ne olabileceği konusunda spekülasyon yapmayı, belli ki, okura bırakmış Tahsin Yücel.

Buna rağmen, kitaptaki kişilerin duygusal boyutları biraz kuru. Örneğin, birden çok kişinin bütün ömrünü izlediğimiz yaklaşık altı yüz sayfa boyunca bir tane bile dengeli bir aşk ya da cinsel ilişki olmaması ilginç. Buradan da bir adım geriye çekilip, kitabın öncelikle akılla yazılmış, düşünceye hitap eden; romancının duygularını neredeyse hiç ortaya koymayan, "klinik" bir bakış açısı ile yazılmış olduğu da söylenebilir.

Eh, belki de Yücel'in dünyaya bakış açısı budur; zaten, romanda Tahsin Yücel kendisi de var: bir sahnede, Yaban Düşünce’nin çevirmeni olarak kısaca görünüyor ve biraz surat asıyor. “Kendisi de var” derken, unutmamak gereken bir şey var: Flaubert'in "Bouvard ile Pecuchet benim!" dediği gibi, işin aslında hepimiz, şu yada bu ölçüde Yunus Aksu, Yusuf Aksu, Bayram Beyaz, Tokatlı Müslüm, Cazibe ve Cemile'yiz.

Bir yazınsal yapıtı, iki yazar arasında, oldukça talihsiz bir biçimde kişiselleşmiş bir polemiği düşünerek değerlendirmek tabii ki doğru değil. Öte yandan, bugün Türkiye'de bu kitabı Tahsin Yücel-Orhan Pamuk polemiğini hatırlamadan okumak da mümkün değil: zaten, Yalan’da da bir başkasının yerine geçmek, bir başkası olmak temaları önemli bir yer tutuyor. Siz de, ister istemez, bu kitabı bu açıdan da okuyacak, sonuçlarınızı çıkaracaksınız.

(Armağan Ekici, Temmuz 2002)